28 Mart 2026 Cumartesi

Şevko ve Bedava Boya

Bir gün Şevko, evinin eskiyen dış cephesini boyatmak ister ama boyacıların istediği yüksek rakamları duyunca hemen o meşhur kurnazlığını konuşturmaya karar verir. Gidip mahallenin en işlek bakkalının önüne bir tabela asar:

"DİKKAT! BU EVİN DUVARLARININ ARASINDA ESKİ DÖNEMDEN KALMA ALTIN KÜPLERİ OLDUĞUNA DAİR BİR HARİTA BULDUM. YARIN SABAH DUVARLARI KAZIMAYA BAŞLAYACAĞIM!"

Ertesi sabah bir uyanır ki, ne görsün? Mahallenin tüm meraklıları ve define avcıları kazmalarla, küreklerle Şevko’nun evinin önünde toplanmış. Şevko pencereden uykulu bir taklit yaparak seslenir:

— "Aman ağalar, durun! Yanlış duvarda arıyorsunuz, orası mutfak tarafı. Gelin şu arka taraftan başlayın, orası daha yumuşaktır!"

Akşama kadar mahalleli, altın bulma ümidiyle evin eski sıvalarını tertemiz kazımış, duvarları pürüzsüz hale getirmiş. Tabii altın falan çıkmayınca herkes hayal kırıklığıyla dağılmış.

Ertesi gün Şevko, bu sefer başka bir tabela asmış:

"ALTINLARI BULAMADIK AMA DUVARLAR PAMUK GİBİ OLDU. ŞİMDİ BU DUVARLARI EN GÜZEL KİM BOYARSA, HARİTANIN ASLINI ONA HEDİYE EDECEĞİM!"

Birkaç saat içinde mahallenin gençleri, "Belki haritadan bir ipucu kaparız" diyerek ellerinde fırçalarla evi pırıl pırıl boyayıp bitirmişler. Şevko ise balkonunda çayını yudumlarken bıyık altından gülerek kendi kendine mırıldanmış:

— "Hazineyi uzaklarda aramaya gerek yok, en büyük hazine insanın aklıdır!" 

16 Mart 2026 Pazartesi

ARİFİN SÜKÛTU

GÖRÜNENİN ARDINDAKİ

Arı namusu bilmez, her sözde satar durur,

Hadsiz edep ne anlar, edepten dem vurur.

Sorsan en önde tutar, her vakit safta yeri,

Kendini doğru sanır, eğri görür her biri.

Günahsız kuldur sanki, tek doğru kendi yolu,

Ondan gayrı her nefes, ona göre dert dolu.

Mürekkep aksa bile, özü bir kuru çöldür,

Cahilin cehaleti, ruhunda ağır göldür.

Söz kadrini bilmeze, kelâm etmek beyhûde,

Gönül mülkü korunmaz, nâdan olan bu evde.

Bin bilsen de arife, danışmak gerçek yoldur,

Edep bilmez şerrinden, kaçmak büyük vakardır.

Akıl selâmet bulur, uzak durunca nardan,

Arif sükûtla geçer, hem kıştan hem de kardan.

İyilik Hakk’ın yolu, gönül gerçek tahtıdır,

Cahilden sakınan can, insanın en bahtıdır. 

Sükûtun Feraseti

Lâf anlamaz nâdana söz söylemek beyhûde emek,

Edep bilmez hayâsıza gerekmez edep öğretmek.

Cihanda bin bilsen de bir bilene danışmak erkândır,

Okumuş cahilden kaçmak, ruhu kurtaran en büyük ihsandır. 

13 Mart 2026 Cuma

Ölü Eşek Çekilişi

Bir gün Adem, kasabanın en kurnaz tüccarı olan Zafer’in yanına gitmiş ve bir eşek satın almış. Ertesi gün eşek ölüvermiş. Adem hemen Zafer’e koşmuş: "Yahu Zafer, bana sattığın eşek öldü, paramı geri ver!" demiş.

Kurnaz Zafer istifini bozmamış: "Valla Adem, parayı harcadım, geri veremem. Ama gel bu eşeği çekilişle satalım, parasını bölüşürüz," demiş.

Adem şaşırmış: "Deli misin Zafer? Ölü eşeği kim alır?"

Zafer göz kırpmış: "Kimseye öldüğünü söylemeyiz ki!"

Bir hafta sonra Adem, Zafer’i çarşıda keyifle paraları sayarken görmüş. "Ne oldu o eşek işi?" diye sormuş.

Zafer gülerek anlatmış: "Müthiş oldu! 500 kişiye birer liradan bilet sattım, tam 500 lira topladım."

Adem merakla sormuş: "Peki çekilişi kazanan adam eşeğin ölü olduğunu görünce kıyameti koparmadı mı?"

Zafer pişkin pişkin sırıtmış: "Kopardı tabii... Ben de sadece onun bir lirasını geri iade ettim, adam sustu!" 

Kurnaz Zafer’in "Huzur" Taşı

Bizim Kurnaz Zafer, bir sabah kasabanın girişindeki dere kenarında oturmuş, vaktin geçmesini beklerken ayağına sert bir taş takılır. Şöyle bir eğilip bakar; avuç içi kadar, suyun etkisiyle pürüzsüzleşmiş, sıradan bir dere taşı... Ama Zafer’in zihni durur mu? Hemen taşı cebine atar ve doğruca kasaba kahvehanesine, en kalabalık masanın ortasına gider.

Cebinden çıkardığı taşı, sanki içinde paha biçilemez bir mücevher varmış gibi ipek bir mendilin üzerine yavaşça bırakır. Çevresindekilerin meraklı bakışları altında mendiliyle taşı parlatmaya başlar. Kahveci Rıza dayanamaz sorar:

— Hayırdır Zafer, altın mı buldun yoksa define mi?

Zafer, etrafı gizemli bir edayla süzüp sesini kısar:

— Ah Rıza abi, bu ne altın ne gümüş... Bu, "Hakikat Aynası" denilen çok özel bir tılsım. Dedelerimden miras kalmış bir emanet. Rivayete göre bu taşı evinin baş köşesine koyanın hanesinde dert, keder, gürültü kalmazmış. Taş, evin içindeki tüm negatif enerjiyi ve huzursuzluğu sünger gibi içine çekermiş.

Masadakiler şaşkınlıkla birbirine bakarken, kasabanın zengin ama biraz safça esnaflarından biri hemen atılır:

— Yahu Zafer, madem bu kadar kerametli, sat bize şunu! Evde hanımla dirlik kalmadı, belki işe yarar.

Zafer önce nazlanır, "Aile yadigarıdır, satmaya dilim varmaz" der ama uzun pazarlıklar sonunda, dere kenarından bedavaya aldığı taşı hatırı sayılır bir meblağa okutur.

Aradan iki hafta geçer. Taşı alan adam, Zafer’i çarşıda öfkeyle yakalar:

— Yahu Zafer! "Huzur verir, dertleri emer" dedin, dünyayı ödedim sana! Eve koyduğumdan beri hanımla birbirimize girdik, dükkanda işler hepten kesildi. Bu bildiğin dere taşı be adam! Hiçbir numarasını görmedik!

Zafer, hiç istifini bozmaz. Sakince adamın omuzuna elini koyar ve bilgece bir tavırla fısıldar:

— Bak kardeşim, o taşın asıl özelliği zaten burada. Taş görevini yaptı; bendeki "geçim derdi" stresini ve parasızlığın verdiği huzursuzluğu tamamen emdi. Ben sayende huzura kavuştum! Senin huzurun için de şimdi senin o taşı başka birine satman lazım ki enerji yerini bulsun! Hem bak sayende kimin kurnaz, kimin saf olduğu da tescillenmiş oldu. Bundan büyük "hakikat" mi olur?

Zafer, şaşkınlıktan ağzı açık kalan adamın yanından cebindeki paraları şıngırdatarak uzaklaşırken arkasına dönüp gülümser:

— Bu arada, eğer taşın etkisi geçerse haftaya dere kenarına... Şey, yani "depoya" yeni sevkiyat gelecek, haberin olsun! 

12 Mart 2026 Perşembe

Kibirli Nâdan

İrfandan Mahrum Kürsü Ehli

Kuru laf kalabalığı, halin perişan,

Gönlü kör olana yoktur bi-çare.

Sözde âlim olmuş, hani ya nişan?

Akıl ermedi hiç, düştün avare.

"Akilim" diyene bir sor ki; neyi bildin?

Kendi benliğinde kayboldun, silindin.

İrfan kapısında bir hiçliğe indin mi?

Konuşur, sanki sözü yalnızca kendine.

Sorsan her insan cahil, bir sensin arif,

Kibrin deryasını eylersin tarif.

Gönülsüz okumak ne büyük bir zayıf,

Yalnız kendinden olan sanırsın baki.

Kitap yüklü merkep misali bu yolun,

Hakikat katında kırılır kolun.

Ecel şerbetini içince kulun,

Hakiki kadehi sunar o saki. 

10 Mart 2026 Salı

Gönül ile Akıl Cengi

Kim bilir bu kaçıncı, aldanışım, kanışım?

Vah ki! Nefsin elinde, bitmez mi yanışım?

Aklım bir başka söyler, lakin gönlüm bambaşka,

Ey dil! Söyle neyçün, bu bitmez inanışım?

Ah ki! Mantık mizanı, tartamaz bu sevdayı,

Gönül bir mecnun olmuş, terk eyler hep dünyayı.

Zira akıl bir hisar, duygu ise bir nehir,

Heyhat! Görmez mi göz, kurulan bu rüyayı?

Hem dertliyim bu demde, hem de yolum meçhuldür,

Akıl "Dur!" dese bile, gönül her dem bir güldür.

Sebebi ne ola ki, bu çetin muammanın?

Söyle! Bu hâr içinde, yanan hangi gönüldür? 

9 Mart 2026 Pazartesi

"Derûnî Hicret: Öz’e Dönüş"

Gönül mülkü viran, özüm yitik hey,

Nefsimle cengim var, bitmez bu dolay.

Sanırdım bulunmaz, her yan kara vay,

Çıkmaz sokaklarda, soldum bir zaman.

Kırılmış pusulam, ufkumda duman,

Bilinmez bir yolda, dilerim aman.

Aklım bir bîçare, halim pek yaman,

Karanlık içinde, kaldım bir zaman.

Vuslatın şem’ine, pervane oldum,

Gurbet ellerinde, divane oldum.

Nefsimi öldürüp, Hakk’ı buldum ben,

Varlığı yokluğa, böldüm bir zaman. 

"İki Cihan Saadeti: İlahi Emanet ve Eşlerin Hakları"

İslamiyet’te Evlilik: Muhabbet, Rahmet ve Karşılıklı Haklar

İslam dini, aile kurumunu toplumun çekirdeği ve kutsal bir bağ olarak kabul eder. Kuran-ı Kerim’de evlilik, tarafların birbirinde sükûnet bulduğu ilahi bir mucize olarak tarif edilir. Peki, bu kutsal yuvada eşlerin birbirleri üzerindeki hakları nelerdir? İslam ahlakı, karı-koca arasındaki dengeyi nasıl kurar?

Evliliğin Temel Amacı: Meveddet ve Rahmet

Yüce Allah, Rûm Suresi'nde evliliğin ruhunu şu muazzam ayetle açıklar:

"Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi (meveddet) ve merhamet (rahmet) var etmesi de O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir..." (Rûm, 21)

Bu ayetten anlıyoruz ki, bir evlilikte sadece biyolojik birliktelik değil; sevgi ve şefkat de ibadetin bir parçasıdır.

 

Kocanın Hanımı Üzerindeki Hakları

İslam hukukuna göre erkeğin aile içindeki sorumluluğu, koruyup kollama ve adaleti sağlama üzerinedir. Hanımının beyi üzerindeki temel hakları şunlardır:

1. 

Mehir ve Nafaka: Erkeğin, eşinin yeme, içme, giyinme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını (nafaka) kendi imkanları ölçüsünde karşılama yükümlülüğü vardır.

2. 

Güzel Geçim (Muarrefet): Nisa Suresi 19. ayette buyurulduğu üzere; "Onlarla güzellikle geçinin." Müslüman bir eş, hanımına karşı kaba ve kırıcı olamaz.

3. 

Eğitim ve Rehberlik: Eşinin dini ve ahlaki gelişimine destek olmak, ona bu yolda rehberlik etmek kocanın görevlerindendir.

Hanımın Kocası Üzerindeki Hakları

Bir yuvanın huzuru, tarafların birbirine olan sadakati ve saygısıyla kaimdir. Hanımın eşi üzerindeki sorumlulukları şu başlıklarla özetlenebilir:

1. 

Sadakat ve Koruma: Eşler birbirinin sırrını, onurunu ve aile mahremiyetini korumakla mükelleftir.

2. 

İtaat ve Hürmet: İslam, meşru ve hayırlı olan işlerde eşlerin birbirine danışmasını ve aile reisliğine saygı duyulmasını tavsiye eder.

3. 

Evin Düzeni ve Çocukların Terbiyesi: Aile huzurunun devamı için hanımın evin iç dengesini koruması ve neslin terbiyesinde etkin rol oynaması büyük önem taşır.

 

Eşler Birbirinin "Libasıdır" (Örtüsüdür)

Bakara Suresi'nde eşlerin birbirleri için önemi çok naif bir benzetmeyle anlatılır:

"...Onlar (kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz..." (Bakara, 187)

Bir elbise insanı nasıl dış etkilerden korur, ayıplarını örter ve ona bir zarafet katarsa; eşler de birbirlerinin eksiklerini örtmeli, birbirlerini günahlardan ve kötülüklerden muhafaza etmelidir.

Sonuç: Veda Hutbesi'ndeki Emanet

Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Veda Hutbesi’nde tüm insanlığa şu evrensel mesajı bırakmıştır:

"Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız."

İslam’da evlilik, haklar ve ödevler listesinden ziyade; bir "emanet bilinci"dir. Eşler birbirine rakip değil, cennet yolculuğunda birbirinin yoldaşıdır. Eğer bir evlilikte "ben" yerine "biz", "hak" yerine "fedakarlık" ön plana çıkarsa, o yuva dünya hayatında bir cennet bahçesine dönüşür. 

"Mizanda Doğru, Ticarette Emin"

Pazarın Sultanı Değil, Emanetçisi Olmak: İslam’da Ticaret Ahlakı

Ticaret, İslam nazarında sadece bir rızık kapısı değil, aynı zamanda bir istikamet imtihanıdır. Kur’an-ı Kerim, Müslüman esnafı sadece kâr peşinde koşan bir figür olarak değil, "el-Emin" (güvenilir) sıfatıyla kuşanan bir ahlak abidesi olarak tanımlar. Gerçek bir İslam esnafı için terazi sadece demir bir tartı değil, ahiret mizanının dünyadaki yansımasıdır.

Ölçüde ve Tartıda Adalet

Yüce Allah, Mutaffifîn Suresi’nde ticarette hile yapanları şiddetle uyarır: "İnsanlardan bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçerek veya tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline!" Müslüman bir esnaf, kendi lehine olanı ne kadar gözetiyorsa, müşterisinin hakkını da o nispette korumakla mükelleftir. Eksik tartmak sadece mal çalmak değil, bereketi kapıdan kovmaktır.

Helal Kazanç ve Faiz Yasağı

İslamiyet, ticareti helal; faizi ve haksız kazancı ise kesin bir dille haram kılmıştır. Bakara Suresi 275. ayette buyurulduğu üzere: "Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır." Dürüst bir esnaf, rızkın Allah’tan geldiğine inanır ve kısa yoldan zenginleşmek adına harama el uzatmaz. Karaborsacılık (ihtikar) yaparak halkın temel ihtiyacı üzerinden haksız kâr elde etmek, İslam ticaret ahlakıyla asla bağdaşmaz.

Kusuru Gizlememek ve Sadakat

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Bizi aldatan bizden değildir" buyurarak ticaretin temel taşını "açıklık" olarak belirlemiştir. Malın kusurunu gizlemek, yalan yere yemin ederek malını satmaya çalışmak, bir esnafın kazanacağı parayı artırabilir ama haysiyetini ve bereketini yok eder.

Sonuç olarak; dürüst esnaf, sabah dükkanını açarken sadece rızık için değil, aynı zamanda bir ibadet bilinciyle "Bismillah" diyendir. Doğru sözlü ve güvenilir tüccar, ahirette peygamberler ve şehitlerle beraber haşrolunacaktır. 

Story’de Hayat, Cepte Emanet

"Kendi alın terinle bir 'story' bile paylaşamazken, babanın emeğiyle 'level' atladığını sanıyorsun. Bilmezsin ki; başkasının yakıtıyla giden gemi, fırtınada ilk seni yarı yolda bırakır. Şimdiki gençlik mirası başarı, kopyayı kariyer sanıyor." 

8 Mart 2026 Pazar

Vade Dolunca Sevda da Söndü

"Hani bir ömür sürecekti bu yemin? Cebin boşalınca gönlün de mi boşaldı? Şimdiki sevda dedikleri; bakiyesi bitince 'erişim sağlanamayan' bir abonelikten, mizanı bozulunca bozulan bir ahitten ibaretmiş." 

"Zevaldeki Kıymet" (Elden gidince anlaşılan değer)

"Kişi, yed-i iktidarında olan nimetin kadrini idrakten acizdir; ta ki o nimet elinden sırrolup gidinceye dek... Lakin asıl hikmet şudur ki; kendi mülkünde iken nazarından sakıt olan cevher, bir başkasının destine geçtiğinde neden dideye (göze) daha hoş ve parlak görünür?" 

7 Mart 2026 Cumartesi

Para Döken Eşek

Sorgun’un köylerinden Osman, yaşlanmış ve yük taşımaktan bıkmış olan eşeğini satmak için ilçedeki hayvan pazarına götürür. Pazarın en kalabalık yerinde durur ama kimse bu zayıf eşeğe dönüp bakmaz.

Osman’ın aklına bir kurnazlık gelir. Cebindeki beş-on tane bozuk parayı çaktırmadan eşeğin ağzına birer birer atar. Sonra da yüksek sesle bağırmaya başlar:

— "Haydi vatandaş! Bu sıradan bir eşek değil, bu 'Darphane' marka bir hayvandır! Akşamüstü sahibine bozuk para kusmak gibi bir huyu vardır!"

Sorgunlular toplanır, "Hadi canım, öyle şey mi olur?" diyerek şaşırırlar. Osman, kalabalığın önünde eşeğin çenesini hafifçe okşayınca, eşek ağzındaki demir paraları bir bir yere dökmeye başlar. Herkes hayretler içindedir. Osman, eşeği normal değerinin çok üstünde bir fiyata hemen satıp parasını cebine indirir.

Aradan bir hafta geçer. Eşeği alan adam, kan ter içinde Osman’ı Sorgun Çayı’nın kenarında bulur ve çıkışır:

— "Yahu Osman! Eşek bir haftadır bir kuruş bile dökmedi, üstelik dünyayı yiyor!"

Osman hiç istifini bozmadan, gayet sakin bir tavırla cevap verir:

— "Valla ağam, kusura bakma ama belli ki sen bu hayvanı küstürmüşsün. Bizim buraların eşekleri sevgi görmeyince para mara dökmez. Sen ona iyi bakmadığın için o da sana darılmıştır!" 

Şeb-i Hicran (Ayrılık ve karanlık gecesi)

Cihan bir gölgelik, konup göçerdim,

"Bu da geçer" deyip bade içerdim.

Gül açmış bağlarda güler geçerdim,

Şimdi her nefesim bin ah olmuştur.

Güneş küstü bana, doğmaz sabahım,

Gökleri titretir feryadım, ahım.

Karanlık içinde kaldı penahım,

Gönül bir yıkılmış dergah olmuştur.

Zifir karanlıklar alıştı bana,

Anlatamam derdim dilden lisanla.

Küskünüm bu fani, yalan devrana,

Dünya gözlerimde siyah olmuştur. 

baba beni eversene


 

Kültürel Kopuş ve Yeni Yalnızlık

Modern Çağın Sessiz Krizi: Bölgesel Ayrışma ve Kültürel Yabancılaşma

Günümüz toplumları, teknolojik ilerlemenin hızıyla dönüştürülürken, arka planda daha derin ve sessiz bir kriz filizleniyor: Toplumsal bağların çözülmesi. Modernleşme adı altında geleneksel değerlerden, örf ve adetlerden uzaklaşırken; mekansal olarak da birbirimizden kopuyor, "ayrışmış adacıklar" halinde yaşamaya başlıyoruz.

Bu makalede, uzman görüşleri ışığında bölgesel ayrışmanın ve kültürel yozlaşmanın toplum üzerindeki derin etkilerini mercek altına alıyoruz.

1. Bölgesel Ayrışma: Mekansal Getrolaşma ve "Öteki" Algısı

Sosyolojik açıdan bölgesel ayrışma, sadece coğrafi bir yer değişimi değildir. Bu, ekonomik ve sosyal statüye göre şekillenen bir mekansal kutuplaşmadır. * Duvarlarla Çevrili Yaşamlar: Modern şehir planlamasında yükselen güvenlikli siteler ve kapalı topluluklar, farklı sosyal sınıfların birbiriyle temasını kesiyor. Ortak kamusal alanların azalması, insanların birbirini tanımasını ve empati kurmasını zorlaştırıyor.

• 

Sosyal Mesafe: Fiziksel olarak yakın ama sosyal olarak fersah fersah uzak yaşayan bireyler, birbirini "komşu" değil, potansiyel bir "yabancı" veya "tehdit" olarak görmeye başlıyor.

2. Kültürel Kökten Kopuş: Örf ve Adetlerin Sessiz Vedası

Toplumu bir arada tutan en güçlü yapıştırıcı olan örf, adet ve ananeler, dijitalleşme ve kontrolsüz kentleşme ile zayıflıyor. Uzmanlar bu süreci "kültürel anomi" (kuralsızlık) olarak tanımlıyor.

• 

Bireyciliğin Yükselişi: Yardımlaşma, imece ve mahalle kültürü gibi kolektif değerlerin yerini "önce ben" diyen radikal bir bireycilik alıyor.

• 

Kuşaklar Arası Kopukluk: Genç kuşakların küresel dijital kültürle şekillenmesi, yerel kültürel kodlardan (geleneksel saygı biçimleri, bayramlaşma, aile içi hiyerarşi) uzaklaşmalarına ve dolayısıyla bir kimlik karmaşasına yol açıyor.

3. Sosyal Sermayenin Tükenişi ve Güvensizlik

Sosyolog Robert Putnam’ın vurguladığı üzere, bir toplumun en büyük hazinesi sosyal sermayesidir; yani insanlar arasındaki karşılıklı güven ve dayanışma ağıdır.

• 

Yalnızlaşan Toplum: Geleneksel bağların yok sayılması, bireyi kriz anlarında korumasız bırakıyor. Aile ve akrabalık bağlarının yerini alan geçici dijital dostluklar, toplumsal bir yalnızlık salgınına neden oluyor.

• 

Adalet ve Etik Erozyonu: Kültürel yozlaşma, sadece nezaket kurallarının kaybı değildir; aynı zamanda etik değerlerin flulaşmasıdır. "Herkes yapıyor" algısıyla meşrulaştırılan küçük yozlaşmalar, zamanla toplumsal adaleti ve kamu vicdanını çürütüyor.

Sonuç: Yeniden İnşa Mümkün mü?

Toplumsal ayrışma ve yozlaşma kader değildir. Bu gidişatı durdurmanın yolu, mekanlarımızı (şehirlerimizi) yeniden insan odaklı ve kaynaştırıcı hale getirmekten, eğitim sistemimizde sadece teknik bilgiye değil, etik ve toplumsal bilinç derslerine ağırlık vermekten geçiyor.

Kendi kültürüne yabancılaşan bir toplum, rüzgarda savrulan bir yaprak gibidir. Köklere tutunmak, ancak modern dünyanın getirdiği imkanları yerel değerlerle harmanlayarak mümkündür.

 

Sizin Düşünceleriniz Neler?

Sizce mahalle kültürünün kaybı hayatımızda neleri eksiltti? Yorumlarda buluşalım. 

6 Mart 2026 Cuma

Dostun Hakikati

Beyhude çabalama, duymaz nefis sahibi,

Kendi benliğinden hiç, caymaz nefis sahibi.

Yalandan yüze güler, doymaz nefis sahibi,

Kendinden başkasını duymaz, hep sağır gider.

Dost dediğin yalandan, yüze gülen değildir,

Zorda seni bırakıp, çekip giden değildir.

Acına ortak olup, seni üzen değildir,

Yarana merhem için, her dem kahrını çeker.

Vefa varsa bir canda, dertle harmanlanmıştır,

Sadakat sofrasında, aşkla nurlanmıştır.

Gönül bu hakikati, hakla mühürlenmiştir,

Gerçek dostun şifası, her bir sızıyı sarar. 

Sûret ve Sîret

Sûretin zîbadır, endâmın güzel,

Lâkin sîretinde bir çirkin gizli.

Gönül bağlarını kılmışsın gazel,

Ruhun kışa benzer, dışın yaz izli.

Sen bilmezsen aşkın kadr-ü kıymetin,

Vardır bu cihanda elbet bir bilen.

Görülmez hâtırı kuru minnetin,

Olur bir gün elbet yaşını silen.

Geçer bu cefâlar, kalmaz bu devran,

Her gece nihayet sabaha varır.

Gider bu güzellik, boş kalır kervan,

Bâki şu âlemde sadâkat kalır. 

Mîrâs-ı Gaflet (Gaflet Mirası)

"Ey gafil! Bu yüksek mansıbı (makamı) babandan kalma bir miras sanıp yanılırsın; oysa o, senin boynuna asılmış ağır bir imtihandır. Sen nefsinin kör kuyusunda zevk u safaya dalmış, süfli arzularına hizmettesin. Oysa elindeki mühür, Hakk'ın halkına bir emanetiydi; sen ise onu dostlarına dünya malı yığmak için bir tuzak, kendine ise bir rüsvalık vasıtası eyledin." 

Nûr-u Gaflet (Işığın içindeki dalgınlık)

"Şâm olduğunda nûru idrâk etmezsin, zira gözün dışarıdaki gölgeye takılmıştır. Tan atıp gün doğduğunda ise karanlığın ne idüğünü bilmezsin; çünkü vuslatın sarhoşluğuyla geçmişin hicranını unutursun." 

5 Mart 2026 Perşembe

Dîde-i Mecnun (Mecnun’un Gözü)

"Mecnun’u âşık-ı nâlân eden Leylâ’yı et ü kemikten mi sanırsın? Mecnun’un dîdeleri et ile kemiğe aldanacak kadar bî-basiret değildir; o, Leylâ libâsında nûr-ı Hakk'ı müşahede eylemiştir." 

Mîzân-ı Rüşd (Olgunluk Terazisi)

"Sual ettim; 'Âkil ü bâliğ kimdir?' diye... Cevap verdiler: 'Nefsine müracaat eyle!' Zira kişi, kendi nefsinin hilesini fehmeylemedikçe, rüşd-i hakikate eremez." 

Mîzân-ı Sadakat (Sadakat Terazisi)

"Sadakati gayrıdan bekleyen; kendi sıdkına mı i'timâd eder, yoksa hıyâneti nefsinde bildiği için mi bî-karâr kalıp karşıdakine güvenmez?" 

Keşf-i Derûn (İç Dünyanın Keşfi)

"Bilinmezde ayân, görünmezde beyân olan hakikat; Hak katında gizlidir. Kendi batınındaki ilmi gün yüzüne çıkarmadıkça; kişiye ne söz kâr eder, ne de bir musibet tevil olur." 

Değer Çıkmazı

Bizim Saf Kemal bir gün kahvehanede derin derin düşüncelere dalmış, önüne bakıyormuş. Arkadaşları bakmışlar Kemal’in yüzünde hem bir ciddiyet hem de muzip bir gülümseme var.

"Hayırdır Kemal," demişler, "yine neyi çözüyorsun kafanda? Karadelikleri mi, memleketin ekonomisini mi?"

Kemal başını kaldırmış, "Yok be yahu," demiş, "insanlığın en büyük çelişkisini buldum."

Herkes merakla eğilmiş: "Neymiş o?"

Kemal cebinden bir tane 20 liralık, bir tane de 200 liralık çıkarmış, masaya koymuş:

— "Bakın şimdi," demiş. "Şu 20 lira var ya... Markete giriyorsun, 'merhaba' bile diyemeden bitiyor. Değeri o kadar az ki, yere düşürsen eğilip almaya değmez diye düşünüyorsun."

Arkadaşları onaylamış: "Eee, doğru. Peki ya 200 lira?"

Kemal iç çekmiş:

— "İşte çelişki orada! Bu 200 lira da o kadar değerli ki, kime uzatsam 'Bozuk yok mu abi?' diyor. Kimse harcatmıyor bana bunu! Yani cebimde para varken aç kalıyorum. Anladım ki dünya böyle; ya değerin yok diye kimse yüzüne bakmıyor, ya da çok değerlisin diye kimse seni harcamaya kıyamıyor. İki türlü de elin boş kalıyor!"

Kahvehanedekiler önce bir gülmüş, sonra sessizce önlerindeki çaya bakıp "Vay be Kemal, haklısın..." diye düşünmeye başlamışlar. 

3 Mart 2026 Salı

dostun ili


 

Sorgunlu Saf Kemal ve Somun Meselesi

Kemal Yine İş Başında

Saf, temiz kalpli Kemal akşam kahvehaneye gitmek üzere evden çıkar. Komşusu Hasan kapıda Kemal ile denk gelir. Hasan, "Kemal nereye gidiyorsun?" der. Kemal, "Arkadaşların yanına, kahvehaneye," der. Hasan, "Sen git de birazdan ben de gelirim," der.

Kemal uzaklaşınca Hasan kahvedeki arkadaşlarını arar: "Çocuklar bizim Kemal oraya geliyor, biraz Kemal’e takılalım. Bana ayak uydurun sadece," der, anlaşırlar. Kemal’in geldiğini gören arkadaşları onu masaya çağırıp halini vaktini sorduktan sonra Kemal’e bir çay ısmarlarlar. Biraz sonra Hasan dövüne dövüne kahveye girer, başlar "Bittim, öldüm!" demeye. Arkadaşları konuyu bildikleri için ayak uydurup sorarlar.

Hasan, "Dayımın arabasını izinsiz aldım ve şu ilerideki logarın yanında teker patladı," der. Arkadaşları, "Bunda ne var, değiştir," derler. Kemal o saf ve temiz haliyle, "Dayından izinsiz alırsan bu şekilde sınanırsın," der. Hasan, "Git işine ulan, benim derdime bak, senin dediğine bak!" der. Diğerleri, "Ne oldu adam gibi anlat, tekeri değiştirseydin ya Hasan," derler.

Hasan, "Ben de sizin kadar bilmiyorum sanki! Teker patlayınca indim, stepneyi çıkardım, krikoyu takıp patlayan tekeri çıkardım. Somunları rögarın yanına patlak tekerle koydum. Diğer tekeri tam takarken ayağım nasıl değdiyse 4 somun da rögarın içine düştü. Bu köyde bu arabanın jantından kimsede yok. Sorgun’a gitsem, gidebilsem lastikçide sorunu çözerim. Dayım aradı geliyormuş, yengem telefon etti, bana bir çözüm bulun ne yapacağız?" der.

Numaradan herkes bir düşünür. Kemal de derin derin düşünmeye başlar. Ara ara "Sen ne buldun, şu şekilde olmaz mı?" diye saçma sapan fikirler ortaya atarlar. Hasan dizlerini dövüyor "Bittim!" diye. İçlerinden biri, "Kemal, en akıllımız sensin; bul da Hasan’ı dayaktan kurtar," der. Amaç Kemal’i konuşturup gülmektir ama bekledikleri olmaz. Kemal öyle bir şey bulur ki Kemal’le eğlenmek isteyen arkadaşları tüm kahveye rezil olup bozulurlar. "Ummadık taş baş yarar" dedikleri tam da bu olur.

Neden mi? İşte Kemal’in cevabı:

"Bu arabada kaç teker, kaç somun var?" diye sorar Kemal. Arkadaşları birbirlerine bakıp "İşte Kemal saçmalamaya başladı," diye birbirlerini gaza getirme bakışı atarlar. "Kemal bizimle eğleşme, tabii ki 4 teker, her tekerde de 4 somun var," derler.

Kemal, "Peki bizim kaç somuna ihtiyacımız var?" der. Hasan, "Dedim ya, patlak tekerin tüm somunları düştü," deyince Kemal:

"O zaman işimiz kolay. Ama bir çay daha ısmarla bakalım, seni dayaktan kurtarayım," der. Tabii arkadaşları kendilerinden emin, hemen "Kemal ağabeye çay!" derler; "Aman Kemal söyle, Hasan'ı kurtar," diye eğlenirler kendilerince.

Kemal, "Bu kadar saf olduğunuzu bilmezdim arkadaşlar," der. Arkadaşları gülüşür: "Doğrusun Kemal, bizim kafamız seninki gibi çalışmaz ama ne yapacağız hele onu söyle," derler.

Kemal başlar anlatmaya: "Diğer tekerlerden birer somun çıkarıp patlayan tekere takarsak tüm tekerler 3 somunlu olur. Sorgun’daki lastikçiye kadar gideriz, olur biter," der.

Tüm kahvedekiler durup düşünür ve Kemal’e bir alkış kopar. Arkadaşları şaşırır ama biraz da bozulurlar. Sözde Kemal’i konuşturup güleceklerken Kemal onları tuş eder. İçlerinden biri sorar: "Kemal biz hepimiz düşündük bulamadık, peki sen nasıl buldun bunu?"

Kemal cevap verir: "Aslanım, ben safım ama salak değilim sizin gibi!" 

Fenerli Saf Kemal

Akşamı Bekleyen Kemal

Saf Kemal bir gün öğle sıcağında, Sorgun çarşı merkezinde elinde yanmakta olan bir fenerle kan ter içinde dolaşıyormuş. Esnaftan biri merak edip seslenmiş:

— Hayırdır Kemal, bu güneşin alnında elinde fenerle ne arıyorsun? Köyden kasabadan birini mi kaybettin?

Kemal durup alnındaki teri silmiş ve ciddiyetle cevap vermiş:

— Yok hemşehrim, ben akşamı arıyorum!

Esnaf kahkahayı basmış:

— İlahi Kemal, akşam zaten kendiliğinden gelecek, fenerle aramaya ne gerek var?

Kemal istifini bozmadan feneri havaya kaldırmış:

— Öyle deme ağa, akşam karanlıkta gelince yolu bulamıyor, geç kalıyor. Ben de elinde ışıkla karşılamaya çıktım ki yolu şaşırmasın, Sorgun’a vaktinde gelsin! 

Virane ve Harami Gönül

Kıymet bilmeyene gönül verdim de ne oldu? Ben bir virane o harami… Peki ne oldu? Ben gönlümün ustasını buldum, peki o talan edip yıkacak bir gönül bulabildimi? 

Akıl: Ne Aşka Ne Ayrılığa

Akıl nice yandı, ne aşka değdi ne ayrılığa. 

Edep Bilmeyene Fazla Kıymet Yok

“Edep bilmez kimseye edep ne lâzım,

Kendi ne olduğunu bilmeyene fazlaca kıymet ne lâzım.” 

Sevda: Gönülde Yeşeren Aşk

Sevda, gönülde yeşerir, sözde solmaz. 

Başlık: Sevmesini Öğrenmeyen Gönül: Aşkın Sığınağı Olmaz

Aşk, sevmesini öğrenmeyen gönülde durmaz. 

Sevmeyi Bilmeyen Gönül: Aşkın Dilini Öğrenemeyen Kalpler

Sevmeyi bilmeyen gönül, aşkın dilini hiç öğrenememiştir. 

Türkiye’de Engelli Kamu Atamaları: Sınav mı, Yoksa Doğrudan İstihdam mı?

TÜRKİYE’DE ENGELLİ KAMU ATAMALARI VE EKPSS SİSTEMİNDEKİ ÇELİŞKİ

Türkiye’de engelli bireyler kamu kurumlarına Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı (EKPSS) ile yerleştirilmektedir. Sistem kağıt üzerinde adil ve eşitlikçi görünmektedir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo ciddi bir yapısal çelişkiyi göstermektedir.

ANAYASAL ÇERÇEVE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 10 açıkça şunu söyler:

Herkes kanun önünde eşittir.

Devlet, engelliler için özel önlemler alabilir.

Bu önlemler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Ayrıca Anayasa Madde 49, devlete çalışma hakkını koruma ve geliştirme görevi yükler.

Bu hükümler, engellilerin istihdamının desteklenmesini zorunlu kılar.

TERCİH KILAVUZUNDAKİ GERÇEK

EKPSS tercih kılavuzu açıldığında görme engelli ya da ortopedik engelli adayların karşısına çoğunlukla şu kadrolar çıkmaktadır:

Yardımcı hizmetli

Hizmetli

Düz memur

Buradaki temel çelişki şudur:

Üniversite mezunu aday sınava giriyor.

Lise mezunu aday sınava giriyor.

Lise mezunu olmayan aday kura ile yerleştiriliyor.

Ancak sonuçta büyük çoğunlukla aynı kadrolara yerleştirme yapılıyor.

Eğer üniversite mezunu, lise mezunu ve kura ile yerleşen aday aynı işi yapacaksa şu soru kaçınılmazdır:

O halde neden sınav yapılmaktadır?

Neden yıllarca hazırlık süreci yaşanmaktadır?

Neden eğitim düzeyi dikkate alınmamaktadır?

Burada eleştirilen sınavın varlığı değil, sınav ile görev arasında anlamlı bir bağ kurulamamasıdır.

SINAV MI, DOĞRUDAN İSTİHDAM MI?

Eğer sistem büyük ölçüde yardımcı hizmetli ve hizmetli kadrolarına yerleştirme yapacaksa ve görev tanımı büyük oranda aynı olacaksa, şu öneri tartışılmalıdır:

Çalışmak isteyen engelli bireylere doğrudan iş imkânı sağlanamaz mı?

Sınav yerine başvuru ve uygunluk değerlendirmesi ile istihdam modeli kurulamaz mı?

Eğitim düzeyi ne olursa olsun aynı pozisyonda çalıştırılacaksa, sınav sistemi amacından sapmış görünmektedir.

ATAMA SONRASI SORUNLAR

Sorun yalnızca sınav sistemi değildir. Atama sonrasında da ciddi problemler yaşanmaktadır:

Göreve başlatma geciktirilmektedir.

Sağlık raporları gerekçe gösterilerek süreç uzatılmaktadır.

Engelin niteliğine uygun olmayan görevler verilmektedir.

Bazı durumlarda atamalar iptal edilmektedir.

Görme engelli ya da ortopedik engelli bir birey yardımcı hizmetli kadrosuna yerleştirildiğinde, ilgili bakanlıkların bağlı kurumlarına görev uyumu konusunda açık ve bağlayıcı talimat göndermesi gerekmez mi?

Eğer kurumlar engelin niteliğini bilerek kadro açıyorsa, sonradan zorluk çıkarılması hukuki ve idari açıdan tutarsızdır.

MAHKEME KARARLARINA RAĞMEN YAŞANANLAR

Bazı engelli bireyler haklarını aramak için idare mahkemesine başvurmaktadır. Mahkemeler çoğu zaman engelli bireyi haklı bulmaktadır.

Ancak uygulamada:

Mahkeme kararına rağmen işe başlatma geciktirilebilmekte,

Fiili zorluk çıkarılabilmekte,

Süreç yıldırma politikasına dönüşebilmektedir.

Hukuk devletinde mahkeme kararı bağlayıcıdır. Uygulanmaması ciddi bir idari sorundur.

ÖZEL SEKTÖR GERÇEĞİ

Özel sektörde engelli çalıştırma kotası bulunmaktadır. Ancak uygulamada:

Engelli birey işe alınmamaktadır.

Daha düşük ücret teklif edilmektedir.

Sadece kota doldurma amacı güdülmektedir.

Fiilen çalıştırılmadan sigortalı gösterilme vakaları yaşanmaktadır.

Bu açık bir ayrımcılıktır ve hukuka aykırıdır.

SORUNUN ÖZÜ

Sorun şudur:

Eğer sistem eğitim düzeyi gözetmeksizin aynı kadrolara yerleştirme yapıyorsa, sınavın fonksiyonu tartışmaya açıktır.

Eğer atama sonrası engelli birey görevini yapmasına rağmen idari engellerle karşılaşıyorsa, bu anayasal eşitlik ilkesine aykırıdır.

Eğer mahkeme kararları dahi fiilen zorlaştırılıyorsa, hukuk devleti ilkesi zarar görmektedir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1. 

EKPSS kadroları eğitim düzeyine uygun şekilde ayrılmalıdır.

2. 

Yardımcı hizmetli kadroları dışında nitelikli kadrolar artırılmalıdır.

3. 

Aynı göreve yerleştirilecek adaylar için sınav sistemi yeniden değerlendirilmelidir.

4. 

Doğrudan istihdam modeli alternatif olarak tartışılmalıdır.

5. 

Atama sonrası görev uyumu zorunlu denetime tabi tutulmalıdır.

6. 

Mahkeme kararlarını uygulamayan idarelere yaptırım getirilmelidir.

SONUÇ

Engelli bireyler istatistik değildir. Kontenjan değildir. Görünürlük aracı değildir.

Eşitlik, sınava sokmak değildir.

Eşitlik, atadıktan sonra zorluk çıkarmamak demektir.

Eşitlik, emeği doğru değerlendirmek demektir.

Eğer herkes aynı işi yapacaksa, sistemin adil ve anlamlı olup olmadığı dürüstçe tartışılmalıdır.

Gerçek sosyal devlet, engelliyi sınav sürecine hapsetmeyen; üretime, liyakate ve insan onuruna uygun biçimde istihdam edendir. 

Türkiye’de Engelli Hakları ve Erişilebilirlik Gerçeği: Yasa Var, Uygulama Nerede?

Türkiye’de Engelli Bireylerin Hakları ve Erişilebilirlik Gerçeği

Türkiye’de engelli bireylerin yaşadığı sorunlar bir yardım ya da merhamet konusu değildir. Bu mesele eşit yurttaşlık hakkı, insan onuru ve kamu hizmetinin kalitesiyle ilgilidir. Yasalar açık olmasına rağmen uygulamada ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Bu yazı, herkesin anlayabileceği sade bir dille mevcut durumu ve yapılması gerekenleri ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır.

ANAYASA MADDE 10 NE SÖYLÜYOR?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 10’un anlamı şudur:

Herkes kanun önünde eşittir.

Devlet, engelliler için özel önlemler almak zorundadır.

Engelliler için alınan özel önlemler eşitliğe aykırı sayılmaz.

Yani “herkes eşit” demek, engelliler için hiçbir düzenleme yapmamak anlamına gelmez. Aksine, onların eşit yaşayabilmesi için özel düzenleme yapmak anayasal bir görevdir.

5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun da açıkça şunu belirtir:

Kamuya açık tüm alanlar erişilebilir olmalıdır.

Kamu kurumları gerekli düzenlemeleri yapmak zorundadır.

Eğitim, sağlık, ulaşım ve istihdam alanlarında engellilere eşit fırsat sağlanmalıdır.

Bunlar tavsiye değil, bağlayıcı kurallardır.

SAHADAKİ GERÇEKLER

1. 

Sarı Kılavuz Yol Sorunu (Görme Engelliler)

Görme engelliler için yapılan sarı kılavuz yolların amacı, baston yardımıyla güvenli yön bulmayı sağlamaktır. Ancak uygulamada:

Yol bir direğe çarparak bitmektedir.

Ortada kesilmektedir.

Üzerine araç park edilmektedir.

Esnaf tarafından kapatılmaktadır.

Bazı şehirlerde hiç yapılmamıştır.

Özellikle Anadolu şehirlerinde bu uygulama ya yoktur ya da işlevsizdir. Yapılmış olması yeterli değildir; doğru, kesintisiz ve standartlara uygun olması gerekir.

2. 

Ortopedik Engelliler ve Rampa Sorunu

Tekerlekli sandalye kullanan bir kişi için rampa bağımsız yaşam demektir. Doğru bir rampa:

Çok dik olmamalıdır.

Kaygan olmamalıdır.

Yeterli genişlikte olmalıdır.

Başlangıç ve bitiş noktası düz olmalıdır.

Yan koruma kenarları bulunmalıdır.

Ancak birçok kamu binasında rampalar aşırı dik, kaygan ve standart dışıdır. Bazı yerlerde ise hiç yoktur. Görüntü amaçlı yapılan rampalar gerçek erişilebilirlik sağlamaz.

3. 

Belediyelerin Sorumluluğu

Belediyeler kaldırım, park, yol ve toplu taşıma alanlarından sorumludur. Ancak sık görülen sorunlar şunlardır:

Erişilebilirlik projeleri ertelenmektedir.

Standartlara uygunluk denetlenmemektedir.

Şikâyetler sonuçsuz bırakılmaktadır.

Yapılan işler göstermelik kalmaktadır.

Erişilebilirlik bir tercih değil, yasal zorunluluktur.

4. 

İşitme ve Konuşma Engelliler

İşitme engelli bireyler kamu kurumlarında ciddi iletişim sorunu yaşamaktadır. Olması gerekenler şunlardır:

İşaret dili tercümanı bulundurulması.

Görüntülü destek sistemlerinin kurulması.

Altyazı ve yazılı iletişim seçeneklerinin sunulması.

Ancak birçok hastane, adliye ve resmi kurumda bu hizmetler düzenli olarak sağlanmamaktadır.

5. 

Otizmli Bireyler

Otizmli bireyler için erişilebilirlik yalnızca fiziksel düzenleme değildir. Duyusal ve çevresel faktörler önemlidir.

Gürültülü ortamlar.

Aşırı ışık.

Karmaşık yönlendirmeler.

Kalabalık ve düzensiz alanlar.

Bu durum otizmli bireyler için ciddi zorluk oluşturmaktadır. Kamu alanlarında sade yönlendirme ve sessiz bekleme alanları çoğu yerde bulunmamaktadır.

6. 

Özel Sektörün Rolü

Özel sektörün sorumlulukları şunlardır:

Engelli istihdam kotasına uymak.

Çalışma ortamını erişilebilir hale getirmek.

Ayrımcı uygulamalardan kaçınmak.

Ancak uygulamada engelli bireyler genellikle düşük pozisyonlarda çalıştırılmakta ve yönetici kadrolarında yeterince yer verilmemektedir. Erişilebilirlik maliyet olarak görülmemelidir. Bu, kurumsal kalite göstergesidir.

SORUNUN TEMEL NEDENLERİ

Denetim eksikliği.

Yaptırım yetersizliği.

Planlama hataları.

Toplumsal bilinç eksikliği.

Yasa vardır ancak uygulama zayıftır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Tüm kamu binalarında erişilebilirlik denetimi yapılmalıdır.

Standartlara uymayan kurumlara yaptırım uygulanmalıdır.

Belediyeler düzenli saha kontrolü yapmalıdır.

İşaret dili tercümanı hizmeti yaygınlaştırılmalıdır.

Şehir planlamasında erişilebilirlik temel kriter olmalıdır.

Toplumsal farkındalık eğitimleri artırılmalıdır.

SONUÇ

Engellilik bir eksiklik değil, toplumun doğal çeşitliliğidir. Eşit yaşam hakkı herkes içindir.

Rampaların doğru yapılması, sarı kılavuz yolların işlevsel olması, tercüman hizmetinin sağlanması bir lütuf değildir. Bunlar anayasal ve yasal zorunluluktur.

Bir toplumun gelişmişliği, en güçlü bireyleriyle değil; en kırılgan bireylerine sunduğu eşitlik ve saygıyla ölçülür.

Erişilebilir bir Türkiye mümkündür. Bunun için yeni yasa değil, mevcut yasaların doğru uygulanması ve gerçek sorumluluk bilinci gereklidir. 

Yazı Başlığı: Kendini Bilmezsen, Menzili Kim Bilir?

"Ey can! Kainatı okumak istersen önce kendi gönül sayfandan başla. Zira;

Sen seni bil;

Edebini bil, haddini bil, içindeki cevheri bil.

Gönül aynanı sil ki, hakikat orada tecelli etsin.

Sen seni bilmezsen;

Karanlıkta yol arayan köre dönersin.

Nefsinin elinde oyuncak, elin dilinde rüzgârın savurduğu bir yaprak olursun.

Kim bilir seni?

Suretine bakan seni bildim sanır, lakin içindeki deryadan kim haberdar olur?

Halk seni bilse ne çıkar, Hak seni bildikten sonra?

Zannetme ki bu dünya seni tartar;

Sen kendini kendi terazinde tartmazsan,

Cihan gelse senin kadrini, kıymetini ne bilir?" 

Gönül Heybesi: Kimden Kaçmalı, Kime Koşmalı?

"Olmazdan korkma ey can; asıl korkmazdan kork! Zira Allah’tan korkmayanın, kuldan utanması da olmaz!"

Gönül aynanı kirletmek istemiyorsan;

Dili yalanla zehirlenmişten,

Nefsi dağlar kadar ağır gelenden fersah fersah uzak dur.

Zannetme ki her sakal hikmettir, her susan derviş; Karanlık ruhların gölgesi, senin nurunu da söndürür.

Yükün dürüstlük, yoldaşın edep olsun ki;

Yolun sonunda seni bekleyen yine sükûn olsun.

"Nefsine ağır geleni başkasına hafifletme; yalanla kurulan saray, hakikatle yerle bir olur!" 

Çıkarın Bittiği Yer: Maskelerin Düştüğü An

"Menfaat; sahte dostun kıblesidir, çıkarı neredeyse yönü oraya döner!"

Behey gafil!

Zannetme ki kurnazlığın seni her kapıdan geçirir;

Sadece bastığın o çürük basamaklar bir gün ayağının altından çekilir.

Asıl asalet;

Cebin boşken de başın dik, gönlün tok kalabilmektir.

İşin bitince sırtını döndüğün o kapı, gün gelir muhtaç olduğun tek sığınak olur! 

Sırça Köşklerin Devleri: Ayna Kırılınca Ne Kalır?

"Kendini dev aynasında seyreden gafil, zanneder ki cüssesi arşa değer!

Lakin o ayna bir gün elbet kırılır;

İşte o zaman heybetin değil, sadece enkaza dönmüş gölgen kalır!"

Zannetme ki camdaki yansıma sendeki hakikattir.

Kırılan kristalin içinden dev değil, cüce çıkar!

Asıl mertlik;

Ayna varken değil, ayna yokken dik durabilmektir.

Suni ihtişamın, hakikat karşısında bir nefeslik ömrü vardır! 

Gölge Adamlar: Güneş Gidince Kaybolanlar

"Yalancı dost; gölge gibidir, güneş varken peşini bırakmaz! Lakin bulut gelip hava kararınca, seni karanlıkta bir başına koyar!"

Vay o kimseye ki; dalkavukların sahte tebessümünü sadakat zanneder!

İyi gününde sofrana ortak olanın çokluğu seni aldatmasın.

Asıl mertlik;

Fırtına koptuğunda, limanına ilk sığınan değil, seninle beraber dalgalara göğüs gerendir.

Sahte dostun selamı, sırtındaki hançer izinden daha derindir! 

Gıybet mi, Gayret mi? Akraba mı, Hakiki Komşu mu?

"Akraba dedikodunu yapar, kuyunu kazar;

Lakin komşu seninle bir olur, derdine yanar!"

Vay o akrabaya ki; kan bağını gıybete sermaye eyler!

Zannetme ki uzak olanın sadası imdadına yetişir.

Asıl hürriyet, asıl dostluk;

O kapı komşunla bir olup, kederin ateşini beraber söndürmektir.

Kan bağı her zaman can bağı değildir!