19 Temmuz 2026 Pazar

Sermayesi yalnızlık olanın kârı, keder olur

Sermayesi yalnızlık olanın kârı, keder olur.

İnsan bazen en büyük zenginliğinin yalnızlık olduğunu sanır. Oysa yalnızlık, umutla, dostlukla ve sevgiyle paylaşılmadığında çoğalmaz; aksine içte biriken sessizliği büyütür. Yalnızlığı sermaye edinen, zamanla hüznü kazanç, kederi ise en sadık yol arkadaşı olarak bulur. Çünkü gerçek servet, insanın yüreğine dokunan dostluklar, paylaşılan anılar ve sevgiyle kurulan bağlardır. 

ava giden avlanır

Ava Giden Avlanır: Uyanık Zafer’in Define Oyunu

Köyün namıdiğer "Uyanık Zafer"i, kahvehanedeki masaya eski bir kağıt parçası yayıp köylülere seslendi: "Beyler! Şehirdeki büyük bir koleksiyoncuya haritayı gösterdim, 'bu gerçek!' dedi. Tepedeki meşe ağacının altı Bizans altını dolu! Kim sermaye koyarsa kazancı ikiye katlayacak!"

Köylülerin çoğu şüpheyle bakarken, köyün bakkalı İdris, "Madem koleksiyoncu onaylamış, ben de varım!" diyerek parayı uzattı. İdris'in güvenini gören diğer köylüler de paraları Zafer’in çantasına doldurdular.

Gece yarısı kazı alanına gidildi. Zafer, "Siz şu yamacı kazın, ben ağacın dibindeki gizli girişi açacağım" diyerek köylüleri ağacın uzağındaki sarp bir bölgeye gönderdi. Herkes hararetle toprağı kazarken, Zafer sessizce alandan sıvışıp doğruca evine gitti. Amacı, köylülerin parasını da yanına alıp köyü terk etmekti.

Zafer, evin içine girip sakladığı çantayı kaptı, hazırladığı bavulu aldı ve tam kapıdan çıkıp köyün çıkışındaki patikaya yöneldiğinde, karşısında bakkal İdris’i buldu. İdris, sanki onu bekliyormuş gibi karanlıkta duruyordu.

Zafer şaşkınlıkla, "İdris? Ne işin var burada?" diye kekeledi.

İdris endişeli bir ses tonuyla, "Zafer! İyi ki seni yakaladım. O senin bahsettiğin koleksiyoncu arkadaşın az önce köye geldi. 'Zafer haritayı çalıp köylüyü dolandırmış, jandarmayı aradım, köyün girişini tuttular' diye bağırıp duruyor. Jandarma şu an senin evine doğru gidiyor!"

Zafer’in rengi uçtu: "Olamaz, koleksiyoncu mu geldi?"

İdris, "Evet! Eğer elindeki bu çantayla yakalanırsan, dolandırıcılıktan direkt hapse girersin. Bak," dedi ve Zafer'in elindeki parayı işaret etti, "eğer bu paraları jandarmaya delil olarak kaptırırsan hem hapsi boylarsın hem de paralar gider. Sen şu arka patikadan ormana doğru kaç, izini kaybettir. Çantayı bana ver, ben dükkânda senin adınla gizli bir bölmeye saklayayım, jandarma gidince gel alırsın. Hatta kaçarken yakalanmaman için cebindeki kendi paranı da ver, köyün öbür ucundaki şoför arkadaşıma vereyim, seni şehre kadar ulaştırsın. Yoksa jandarma seni adım adım takip eder!"

Zafer, panikten ve kendi uydurduğu yalanın yarattığı korkudan dolayı, hem köylülerin parasını hem de cebindeki tüm nakit parasını İdris’e tutuşturdu: "Al İdris, emanet sende kalsın! Yeter ki beni buradan kurtar!" diyerek karanlıkta gözden kayboldu.

Sabah olduğunda yorgun köylüler kazı alanından elleri boş döndüklerinde, İdris'i kahvehanede çayını içerken buldular. Çantayı masaya bıraktı: "Paralarınız burada beyler."

Köylüler şaşkınlıkla çantayı açıp paraları görünce, "İdris, Zafer nerede? Nasıl kurtardın parayı?" diye sordular.

İdris gülümsedi: "Zafer kaçtı. Kendi uydurduğu 'koleksiyoncu' yalanına, korkudan kendisi de inandı. Ben sadece o yalanın üzerine bir jandarma korkusu ekledim. O, başkalarını avlayıp zengin olacağını sanırken; kendi kurduğu yalanın tuzağına düştü, hem topladığı paraları hem de kendi cebindekileri bana bırakıp kaçtı."

Köylüler o gün bir kez daha anladı ki; ava giden, kendi kurduğu tuzağa en çok yakalanan olur. 

25 Haziran 2026 Perşembe

hatasız dost arayan dostsuz kalır dost kıymeti bilmeyen kendi ile bir başına kalır

"Hüsn-i dostluk, vakt-i darlıkta yoldaşını yâd elin nazarıyla süzmek değil, dûş-i vefâda (vefa omuzunda) omuz vermektir. Zira hakikî yâr, dostunun hatâsını ayb sayıp râh-ı firara (kaçış yoluna) sapmaz; bilakis o noksanıyla beraber onu bağrına basıp, nefsinin kibriyle değil, kalbinin inceliğiyle nazar eyler. Velhâsıl; dostunu nısf-ı yolda (yolun yarısında) terk edip hatâ arayanlar, dostluğun değil, kendi süfli egolarının mahkûmudurlar." 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Nefis ve Menzil

Nefis azgın bir seldir, kapılır gider nefis,

Halis olan gizlenmiş, yalan söyler her halis.

Bile konmuş bu ömür, uyanmaz kul hiç bile,

Çile deryası dünya, sonu gelmez bir çile.

 

Gönül Hakk’ı aramaz, pas tutar akar gönül,

Menzil uzak görünür, her adımda dar menzil.

Irak düşmüş özünden, can bulamaz hiç ırak,

Bırak artık bu düşü, fani mülkü gel bırak.

 

Nura hasret kalmışsın, zulmettedir her nura,

Şura makamı haktır, varacaksın bak şura.

Uyan artık bu halden, ecel yakındır uyan,

Beyan olsun hakikat, kalmasın gizli beyan. 

Özden Habersiz

Evvelâ kendini bilmek gerektir ki, âlemi idrak edebilesin. Kendi gönül aynası tozlu olan, karşısındakinin cemalini göremez 

24 Nisan 2026 Cuma

Yerel Yönetimde Liyakat ve Adalet: Neden Seçiyoruz, Ne Bekliyoruz

Türkiye, hem anayasal düzlemde bir hukuk devleti olması hem de derin bir İslam medeniyeti ve Anadolu coğrafyası mirasına sahip olmasıyla özel bir konuma sahiptir. Bu miras, yerel yöneticilere sadece hukuki bir sorumluluk değil, aynı zamanda büyük bir "emanet" bilinci yükler. Ancak uygulamada karşılaşılan ayrımcılık ve görev ihmalleri, toplumda derin bir güven kırılmasına yol açmaktadır.

Bir Yerel Yönetici Nasıl Olmalı?

İdeal bir yerel yönetici, Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyi toplumun ortak yararı için kullanırken şu üç sacayağına dayanmalıdır:

1. 

Hukuka Sadakat: Seçilen kişi, makamın kendine ait bir mülk değil, halkın geçici bir vekaleti olduğunu unutmamalıdır.

2. 

Toplumsal Adalet: Şehir yönetimi, sadece kendisine oy verenlere değil, o şehirdeki her canlıya hizmet götürmeyi gerektirir. İslam toplumunun temel taşlarından biri olan "emaneti ehline vermek" ve "adil olmak" ilkeleri, yerel siyasetin ana motoru olmalıdır.

3. 

Liyakat ve Şeffaflık: Makamın getirdiği vasıfları taşımayan kadrolaşma yerine, işinin uzmanı ekiplerle çalışmak bir zorunluluktur.

 

Neden Seçimden Sonra Vaatler Unutuluyor?

Seçilen yöneticilerin bir kısmının görevlerini yerine getirmemesinin veya ayrımcılık yapmasının temel nedenleri arasında "partizanlık" ve "denetimsizlik" yatar. Seçim sürecinde halkın içinde olan yönetici, makam koltuğuna oturduğunda halkla arasına bürokratik duvarlar örmekte, hizmeti bir hak değil "lütuf" gibi sunmaktadır. Bu durum, yerel demokrasinin en büyük yarasıdır.

İşini Yapanla Yapmayanı Nasıl Ayırt Edeceğiz?

Vatandaş olarak "iyi" ve "kötü" yöneticiyi şu kriterlerle ayırt edebiliriz:

• 

Erişilebilirlik: Sorun anında yöneticiye veya ilgili birime ulaşılabiliyor mu?

• 

Adil Hizmet Dağılımı: Belediye hizmetleri sadece zengin veya nüfuzlu mahallelere mi, yoksa şehrin her köşesine mi gidiyor?

• 

Bütçe Disiplini: Şehrin kaynakları reklam ve şatafata mı, yoksa altyapı ve sosyal yardımlara mı harcanıyor?

 

Halk Tepkisini Nasıl Göstermeli?

Demokrasi sadece sandığa gitmek değildir; sandıktan sonraki süreci takip etmektir. Yanlış giden işlere karşı halk şu kanalları kullanmalıdır:

• 

Demokratik Denetim: Bilgi edinme hakkını kullanarak harcamaları sorgulamak.

• 

Sivil Toplum Gücü: Mahalle meclisleri ve dernekler aracılığıyla toplu ses çıkarmak.

• 

Sandık Bilinci: İşini yapmayan, ayrımcılık yapan ve emanete hıyanet eden yöneticiye bir sonraki seçimde "sarı kart" değil, doğrudan "kırmızı kart" göstermek.

Unutulmamalıdır ki; yerel yönetici, o şehrin sadece başkanı değil, aynı zamanda huzurunun ve adaletinin teminatıdır. 

İslam Coğrafyasında Değişim: Kaybolan Değerler

İslam medeniyeti, yüzyıllar boyunca sadece ibadetlerle değil, bu ibadetlerin hayatın içine nakşedildiği örf ve adetlerle şekillenmiştir. Ancak modern çağın getirdiği hız ve bireyselleşme, bu kadim coğrafyanın sosyal dokusunda derin çatlaklar oluşturdu. Peki, bugün neler kaybediyoruz?

 

1. Toplumda Kaybolan "İnce Sızılar": Örf ve Adetler

Eskiden İslam toplumlarını ayakta tutan şey, kanunlardan ziyade "edep" ve "yardımlaşma" üzerine kurulu sözsüz kurallardı.

• 

Zimem Defterleri: Kimsenin kimseye borçlu kalmadığı, zenginin fakiri rencide etmeden borcunu ödediği o muazzam asalet kültürü bugün dijital bankacılığın soğuk yüzüne yenik düştü.

• 

Sadaka Taşları: Sağ elin verdiğini sol elin görmediği zirve nokta. Bugün yardım faaliyetleri maalesef çoğu zaman "beğeni" ve "paylaşım" uğruna şov haline gelebiliyor.

• 

Mahalle Kültürü: Komşunun komşuya emanet olduğu dönemlerden, aynı apartmanda birbirini tanımayan bireylerin yaşadığı "modern yalnızlığa" evrildik.

 

2. Dini Vecibelerde Şekilcilik Tehlikesi

Dini vecibelerimiz sadece fiziksel hareketler değil, birer ruh disiplinidir. Günümüz ilahiyatçılarının en çok üzerinde durduğu konu ise "İbadetlerin İçinin Boşalması" tehlikesidir.

İlahiyatçıların Ortak Görüşü: "İbadetler birer amaç değil, insanı 'insan-ı kamil' mertebesine ulaştıran araçlardır. Namaz bizi kötülükten alıkoymuyor, oruç bizi dürüst kılmıyorsa; dini vecibelerimizde bir 'ruh kaybı' var demektir."

 

3. Alimlerin Gözüyle Modern Toplum ve Sekülerleşme

Günümüz İslam alimleri, Müslüman toplumların en büyük sınavının "Kültürel Müslümanlık" olduğunu belirtiyor. İşte öne çıkan bazı yorumlar:

• 

Popüler Kültür Etkisi: Maneviyatın sosyal medyada bir "yaşam tarzı içeriği" haline getirilmesi, ihlas ve samimiyete zarar veriyor.

• 

Ahlak-İbadet Kopukluğu: Alimler, dindarlığın sadece cami içine hapsedilmesini; ticarette, trafikte ve sosyal ilişkilerde dinin ahlaki ilkelerinin unutulmasını en büyük yozlaşma olarak görüyor.

 

Sonuç: Ne Yapmalı?

İslam coğrafyası için değişim kaçınılmazdır ancak bu değişim, kökleri kurutarak değil, o köklerden beslenerek olmalıdır. Kaybolan sadece adetlerimiz değil, bizi biz yapan **"biz olma bilinci"**dir. Tekrar o nezaket ve zerafet dolu günlere dönmek, dini vecibeleri ahlakla taçlandırmaktan geçiyor.

  

28 Mart 2026 Cumartesi

Şevko ve Bedava Boya

Bir gün Şevko, evinin eskiyen dış cephesini boyatmak ister ama boyacıların istediği yüksek rakamları duyunca hemen o meşhur kurnazlığını konuşturmaya karar verir. Gidip mahallenin en işlek bakkalının önüne bir tabela asar:

"DİKKAT! BU EVİN DUVARLARININ ARASINDA ESKİ DÖNEMDEN KALMA ALTIN KÜPLERİ OLDUĞUNA DAİR BİR HARİTA BULDUM. YARIN SABAH DUVARLARI KAZIMAYA BAŞLAYACAĞIM!"

Ertesi sabah bir uyanır ki, ne görsün? Mahallenin tüm meraklıları ve define avcıları kazmalarla, küreklerle Şevko’nun evinin önünde toplanmış. Şevko pencereden uykulu bir taklit yaparak seslenir:

— "Aman ağalar, durun! Yanlış duvarda arıyorsunuz, orası mutfak tarafı. Gelin şu arka taraftan başlayın, orası daha yumuşaktır!"

Akşama kadar mahalleli, altın bulma ümidiyle evin eski sıvalarını tertemiz kazımış, duvarları pürüzsüz hale getirmiş. Tabii altın falan çıkmayınca herkes hayal kırıklığıyla dağılmış.

Ertesi gün Şevko, bu sefer başka bir tabela asmış:

"ALTINLARI BULAMADIK AMA DUVARLAR PAMUK GİBİ OLDU. ŞİMDİ BU DUVARLARI EN GÜZEL KİM BOYARSA, HARİTANIN ASLINI ONA HEDİYE EDECEĞİM!"

Birkaç saat içinde mahallenin gençleri, "Belki haritadan bir ipucu kaparız" diyerek ellerinde fırçalarla evi pırıl pırıl boyayıp bitirmişler. Şevko ise balkonunda çayını yudumlarken bıyık altından gülerek kendi kendine mırıldanmış:

— "Hazineyi uzaklarda aramaya gerek yok, en büyük hazine insanın aklıdır!" 

16 Mart 2026 Pazartesi

ARİFİN SÜKÛTU

GÖRÜNENİN ARDINDAKİ

Arı namusu bilmez, her sözde satar durur,

Hadsiz edep ne anlar, edepten dem vurur.

Sorsan en önde tutar, her vakit safta yeri,

Kendini doğru sanır, eğri görür her biri.

Günahsız kuldur sanki, tek doğru kendi yolu,

Ondan gayrı her nefes, ona göre dert dolu.

Mürekkep aksa bile, özü bir kuru çöldür,

Cahilin cehaleti, ruhunda ağır göldür.

Söz kadrini bilmeze, kelâm etmek beyhûde,

Gönül mülkü korunmaz, nâdan olan bu evde.

Bin bilsen de arife, danışmak gerçek yoldur,

Edep bilmez şerrinden, kaçmak büyük vakardır.

Akıl selâmet bulur, uzak durunca nardan,

Arif sükûtla geçer, hem kıştan hem de kardan.

İyilik Hakk’ın yolu, gönül gerçek tahtıdır,

Cahilden sakınan can, insanın en bahtıdır. 

Sükûtun Feraseti

Lâf anlamaz nâdana söz söylemek beyhûde emek,

Edep bilmez hayâsıza gerekmez edep öğretmek.

Cihanda bin bilsen de bir bilene danışmak erkândır,

Okumuş cahilden kaçmak, ruhu kurtaran en büyük ihsandır. 

13 Mart 2026 Cuma

Ölü Eşek Çekilişi

Bir gün Adem, kasabanın en kurnaz tüccarı olan Zafer’in yanına gitmiş ve bir eşek satın almış. Ertesi gün eşek ölüvermiş. Adem hemen Zafer’e koşmuş: "Yahu Zafer, bana sattığın eşek öldü, paramı geri ver!" demiş.

Kurnaz Zafer istifini bozmamış: "Valla Adem, parayı harcadım, geri veremem. Ama gel bu eşeği çekilişle satalım, parasını bölüşürüz," demiş.

Adem şaşırmış: "Deli misin Zafer? Ölü eşeği kim alır?"

Zafer göz kırpmış: "Kimseye öldüğünü söylemeyiz ki!"

Bir hafta sonra Adem, Zafer’i çarşıda keyifle paraları sayarken görmüş. "Ne oldu o eşek işi?" diye sormuş.

Zafer gülerek anlatmış: "Müthiş oldu! 500 kişiye birer liradan bilet sattım, tam 500 lira topladım."

Adem merakla sormuş: "Peki çekilişi kazanan adam eşeğin ölü olduğunu görünce kıyameti koparmadı mı?"

Zafer pişkin pişkin sırıtmış: "Kopardı tabii... Ben de sadece onun bir lirasını geri iade ettim, adam sustu!" 

Kurnaz Zafer’in "Huzur" Taşı

Bizim Kurnaz Zafer, bir sabah kasabanın girişindeki dere kenarında oturmuş, vaktin geçmesini beklerken ayağına sert bir taş takılır. Şöyle bir eğilip bakar; avuç içi kadar, suyun etkisiyle pürüzsüzleşmiş, sıradan bir dere taşı... Ama Zafer’in zihni durur mu? Hemen taşı cebine atar ve doğruca kasaba kahvehanesine, en kalabalık masanın ortasına gider.

Cebinden çıkardığı taşı, sanki içinde paha biçilemez bir mücevher varmış gibi ipek bir mendilin üzerine yavaşça bırakır. Çevresindekilerin meraklı bakışları altında mendiliyle taşı parlatmaya başlar. Kahveci Rıza dayanamaz sorar:

— Hayırdır Zafer, altın mı buldun yoksa define mi?

Zafer, etrafı gizemli bir edayla süzüp sesini kısar:

— Ah Rıza abi, bu ne altın ne gümüş... Bu, "Hakikat Aynası" denilen çok özel bir tılsım. Dedelerimden miras kalmış bir emanet. Rivayete göre bu taşı evinin baş köşesine koyanın hanesinde dert, keder, gürültü kalmazmış. Taş, evin içindeki tüm negatif enerjiyi ve huzursuzluğu sünger gibi içine çekermiş.

Masadakiler şaşkınlıkla birbirine bakarken, kasabanın zengin ama biraz safça esnaflarından biri hemen atılır:

— Yahu Zafer, madem bu kadar kerametli, sat bize şunu! Evde hanımla dirlik kalmadı, belki işe yarar.

Zafer önce nazlanır, "Aile yadigarıdır, satmaya dilim varmaz" der ama uzun pazarlıklar sonunda, dere kenarından bedavaya aldığı taşı hatırı sayılır bir meblağa okutur.

Aradan iki hafta geçer. Taşı alan adam, Zafer’i çarşıda öfkeyle yakalar:

— Yahu Zafer! "Huzur verir, dertleri emer" dedin, dünyayı ödedim sana! Eve koyduğumdan beri hanımla birbirimize girdik, dükkanda işler hepten kesildi. Bu bildiğin dere taşı be adam! Hiçbir numarasını görmedik!

Zafer, hiç istifini bozmaz. Sakince adamın omuzuna elini koyar ve bilgece bir tavırla fısıldar:

— Bak kardeşim, o taşın asıl özelliği zaten burada. Taş görevini yaptı; bendeki "geçim derdi" stresini ve parasızlığın verdiği huzursuzluğu tamamen emdi. Ben sayende huzura kavuştum! Senin huzurun için de şimdi senin o taşı başka birine satman lazım ki enerji yerini bulsun! Hem bak sayende kimin kurnaz, kimin saf olduğu da tescillenmiş oldu. Bundan büyük "hakikat" mi olur?

Zafer, şaşkınlıktan ağzı açık kalan adamın yanından cebindeki paraları şıngırdatarak uzaklaşırken arkasına dönüp gülümser:

— Bu arada, eğer taşın etkisi geçerse haftaya dere kenarına... Şey, yani "depoya" yeni sevkiyat gelecek, haberin olsun!